Koşulsuzca Sizi Seven Ölünceye Dek Yanınızdadır

 Hissettiğiniz Kişi Olabilmek…

Kaç erkek aşık olduğu kadının bir gün içinde duyduğu ‘gerçek kimliğine’ kavuşma çağrısına,  kalbi ezile ezile eşlik edebilir? Sevdiği kadını ve onunla yaşadığı aşkı, içinin derinine gömerek, tüm gücü ile onun -üstelik de öleceğini bile bile- tüm dönüşüm sürecinde sonuna kadar yanında olma gücünü kendinde bulabilir? Belki de ancak bir kadının yapabileceği bir şeydir bu! Ya da gerçekten koşulsuz sevebilen birinin…

The Danish Girl/ Danimarkalı kız, Tom Hooper’ın 2015 yılında yönettiği, senaryosunu David Ebershoff’un ressam Lili Elbe ve Gerda Wegener’ın hayatından esinlenerek yazdığı aynı adlı kitabından uyarlanan, ilk cinsiyet değiştirme ameliyatının gerçek hikayesi. Her ne kadar hikaye Einar Wegener’ın kadın olma süreci üzerine odaklanıyor gibi görünse de, öyküde insanın gerçekten nefesini kesen Gerda’nın değişen cinsel kimliği ve yönelimine rağmen, sonuna kadar yanında olduğu ‘kocasına’ duyduğu sıra dışı aşk.

Bizim henüz sosyo-kültürel evrimini tamamlayamamış toplumumuza, -günümüzde nefretle, kuşkuyla, ve belki de korkuyla bakılan- trans bireylerin verdikleri mücedelenin 80 kusur yıl önceki kökenine inen hikayenin, bugün hala daha devam eden hak ve eşitlik arayışı, ‘cinsel kimlik’ ve ‘cinsel yönelim’ kavramları açısından, az da olsa farkındalık kazandırmasını ümit ediyoruz.

GA-GA team © 2016

Filmin Özeti

David Ebershoff tarafından yazılan The Danish Girl adlı 2000 tarihli romandan uyarlanan film, Danimarkalı ressam Lili Elbe’nin (gerçek adı Einar Wegener) sıradışı yaşamını beyazperdeye taşıyor. Danimarka’da ünlü bir ressam olan Einar Wegener (Eddie Redmayne) erkek olarak dünyaya gelip Gerda Gottlieb ile bir erkek olarak evlense de kendisini kadın gibi hissetmektedir. Kendisi gibi ressam olan eşi Gerda’ya (Alicia Vikander) bir gün kadın model olarak poz verdikten sonra karşı cinsten ikinci bir kişiliğe bürünmeye başlar. Bütün bu süreç, Wegener’in tarihte bilinen ilk cinsiyet değiştirme ameliyatlarından birinin objesi olmasına dek sürecek, ikilinin hem özel, hem de profesyonel hayatlarını geri dönülmez bir şekilde değiştirecektir.

Çekilip çekilmeyeceği 2008’den beri konuşulan film, ilk kez 2015 Venedik Film Festivali’nde gösterildi. İlk başlarda yönetmen olarak Lasse Hallström, oyuncu olarak Nicole Kidman, Rachel Weisz, Charlize Theron gibi isimler konuşulmuştu.

Advertisements

Kendi Olabilmek İçin Tahtından Vazgeçen Kraliçe

İnsanlık tarihinde kaç hanedan vardır ki kendi olabilmek için tahtından vazgeçmiştir? Büyük komutanlar, gözü kara fatihler, kanlı savaşlar dışında kaç tane kral veya kraliçe okutulmuştur tarih kitaplarında bizlere?

Kadın ve erkek etiketlerinin dışında, babasından tek çocuk olarak kendisine (ne ironiktir ki erkek doğmadığı için öldürülmeye bile çalışılmıştır) kalan imparatorluğu din ile değil felsefe ile yönetmeye çalışan, kitap delisi, sanat aşığı, belki de Avrupa soyluları içinde en entellektüel yöneticiydi Christina. Maskülen giyim tarzı, bir kadınına olan aşkı ile tabuları yıkan, hiç bir erkekle evlenmeyeceğini ayan meyan ilan eden ve sonunda kendi olabilmek için tahtını kuzenine bırakarak, mezhebini bile değiştirerek ülkesinden ayrılan sıra dışı bir karakter.

İlk kez 1933 yılında Rouben Mamoulian’ın beyaz perdeye uyarladığı ve Greta Garbo’nun muhteşem oyunculuğu ile o dönemi kasıp kavuran filminin ardından, 2015 yılında Mika Kaurismäki yorumu ile ödüllere doymayan “The Girl King” mutlaka izlenmesi gereken bir yapım. Başroldeki Malin Buska’nın oyunculuğu ise oldukça göz dolduruyor.

GA-GA team © 2016

Kıbrıs’ın kuzeyinde LGBT olmak, Türkiye’de Zeki Müren olmak gibi

KAOS GL
Cuma, 29 Ocak 2016

Aşk tanrıçası Afrodit’in kıyılarında doğduğu Kıbrıs’ın kuzeyinde engellenemeyen aşkın, değişen yasalara rağmen kafalardaki yasakların ve ‘Zeki Müren gibi olmanın’ hikayesi…

Kıbrıs’ın kuzeyinde eşcinsel ilişkiyi “doğaya aykırı suç” kapsamında değerlendiren Fasıl 154 Ceza Yasası’nın değişmesinin üzerinden iki yıl geçti. Yasa değişikliğinin ikinci yılında aralarında Lefkoşa Türk Belediyesi’nin de olduğu çok sayıda kurum binalarına gökkuşağı bayrağı astı. Kuir Kıbrıs Derneği “kağıtlardaki yasaklardan kafalardaki yasaklara” diyerek bir panel düzenledi. Biz de derneğin bu çağrısının peşine düştük ve adanın kuzeyinde yasa değiştiğinden bu yana neler olduğuna baktık.

Doğaya aykırı suçtan, nefrete karşı korumaya…

Yasa değişikliği medyaya eşcinselliğin suç olmaktan çıkarılması olarak yansıdı. Ancak hikaye aslında böyle değil. Yasa, eşcinselliği değil; ‘doğa dışı ilişki’ dediği anal ilişkiyi suç olarak tanımlıyordu. Kuir Kıbrıs’ın panelinde konuşan Avukat Öncel Polili’ye göre yasadan en çok etkilenen kişiler eşcinsel ve biseksüel erkeklerdi. Eşcinsel olmanın kendisi suç değildi ancak erkekler arası cinsel ilişki suç olarak tanımlanıyordu. Uygulamada farklı gibi gözükmese de hukuki açıdan bu iki durum birbirinden farklıydı.

Polili, hem panel konuşmasında hem de sohbetimizde, erkekler arası cinsel tecavüz düzenlenmediği için tecavüz olaylarında da bu maddenin uygulandığını söyledi:

“Bu uygulama hem eşcinsellerin tecavüzcü olduğu bir negatif algı yaratıyordu hem de tecavüz davalarında yeterli ceza verilmesini engelliyordu. 2008 yılında Homofobiye Karşı İnisiyatif Derneği’ni kurmaya çalışıyorduk. Derneği kurarken dahi bu yasa önümüze engel olarak çıkmıştı. Tüzüğümüzde LGBT haklarından, eşitlikten ve özgürlükten bahsediyorduk. Bir türlü kaymakamlıktan dernek tüzüğü onaylanmıyordu. Çünkü savcılıktan olumlu görüş gelmiyordu. Savcılık, “bu suç olarak düzenlenen bir şey ve bunun derneğinin kurulmasına nasıl izin verelim” diyordu. Bizce bu cevap da saçmaydı. Eşit haklar talep ediyorduk. Derneği sadece yasayı değiştirmek için kurmak istemiyorduk ancak yasanın değişmesinde önemli yer tutmuştu.”

“Artık LGBT’ler daha cesur”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvuru ve davanın ardından nihayetinde 27 Ocak 2014’te yasa değişti. Yasaya bağlı anal muayene işkencesi de kağıttaki yasak da bitti. Peki kafalardaki yasaklara ne oldu?

Kuir Kıbrıs Derneği’nden Erman Dolmacı’yla Lefkoşa’daki panelin ertesi günü Girne’ye gittik. Beşparmak Dağları’nın arasındaki ince bir boğazdan geçip kış güneşinin aydınlattığı beyaz şehir Girne’ye vardık ve başladık kuzeydeki ahvali konuşmaya.

Dolmacı’ya göre yasanın değişmesi adanın kuzeyinde LGBT’ler için hemen olumlu bir dönüşüm yaratmadı. Yasa değişikliği sürecinde LGBT’lerin yaşadığı sorunlar görünür oldu ama ertesi gün gündelik yaşam açısından yasa öncesi zamanların aynısıydı. Tek farkla: Artık LGBT’ler daha cesur ve özgüvenliydi.

Yasa değişti ama…

Dolmacı sohbetimizin devamında yasa değişikliğinin herkes tarafından bilinmediğini de söyledi:

“Yasanın değiştiğinden haberi olmayan insanlar bile var. Farkındalık kampanyaları hâlâ çok önemli. Bu yasa değişikliği sadece eşcinsel aşkı özgürleştiren bir şey gibi konuşuyoruz ama aslında insan haklarına dair çok sayıda güzel değişiklik yapıldı. Dolayısıyla bu yasa değişikliğini tanıtmak bütün sivil toplumun ve tabi ki devletin görevi.”

Lefkoşa’da 40’tan fazla kuruma gökkuşağı bayrağı asılmasının iyi bir farkındalık kampanyası olduğunu vurgulayan Dolmacı, “ama yine de” diyerek ekledi: “Bir hafta sonra o bayrağın oraya neden asıldığını, neyi simgelediğini unutuyorsak orada bir sıkıntı var. Her kampanya gibi devamlılığı ve sürdürülebilirliği olması lazım.”

Devlet dairesinde homofobi

Yasa değişikliği bir yandan da homofobik ve transfobik nefret söylemini suç kapsamına soktu. Dolmacı, dernekle ilgili resmi bir işlerinde bu değişikliğin karşılarına nasıl çıktığını şöyle anlattı:

“Vergi Dairesi’ne gittiğimizde ‘LGBT’yi biliyoruz da bu kuir ne demek oluyor’ diye sordular. Anlattığımda ‘aa bizi de kapsıyor’ dediler. Sigortalar Dairesi’nde çalışan formundaki ‘kadın-erkek’ ibarelerini doldurmak zorunda olmadığımı söylediler. Çalışma Dairesi’nde ise tam tersi bir tepkiyle karşılaştım. Beş erkek benimle alay etti. Kurumsal bir şiddetti bu yaşadığım. Elim ayağım titredi. ‘Komik bir şey mi var’ deyince ben, içlerinden bir tanesi arkadaşına ‘Aman bir şey deme bunların yasası değişti sonra sen suçlu olursun’ dedi. Yasanın varlığı bile o anda bir şey değiştirmedi benim için.”

“Herkes seni sevebilir ama bu homofobik olmadıkları anlamına gelmez”

Dolmacı’yla son olarak adanın kuzeyinde LGBT olmayı konuştuk:

“Burası küçük bir yer ve haliyle çok fazla dedikodu var. Herkes kimlerin LGBT olduğunu bir şekilde biliyor ya da bildiğini düşünüyor. Karpaz’da olan bir olay Güzelyurt’tan duyulur. Akdeniz’in ve ada olmasının getirdiği bir rahatlık da var. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ zihniyeti olduğunu için fiziksel şiddet az ama o dedikodu ortamı baskılıyor, var olmanı engelliyor.

“Türkiye’de Zeki Müren de yaşanan gibi bir olay burada LGBT olmak. Tehlikeli bir faktör ama bir taraftan da iyi. İnsanların homofobisi geçmiyor ama Zeki Müren gibi öldürülmeden bir şekilde yaşamını devam ettirebiliyorsun. Herkes seni sevebilir ama bu homofobik olmadıkları anlamına gelmez.”

Afrodit’e selam mücadeleye devam!

Kuir Kıbrıs Derneği, “Konuşulmayan/Unspoken” projesiyle Kıbrıs Türk toplumunda özellikle medya, eğitim, hukuk ve sağlık gibi çeşitli alanlarda farkındalığı artırarak LGBTİ bireylerin de deneyimlediği cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele etmeye, medya ilgisini artırmaya, kamuoyu oluşturmaya devam edecek. Aşkı engellemeye yeminli homofobik ve transfobik zihniyete inat Kıbrıs’ın kuzeyinde “Aşk engellenemez” mücadelesinin neler getireceğini önümüzdeki günler gösterecek.

Rivayete göre aşk tanrıçası Afrodit’in kıyılarına vuran köpüklerden doğduğu Kıbrıs’ta aşk ve özgürlük mücadelesinden kısa bir kesiti Dolmacı’dan dinledikten sonra, Girne’ye tepeden bakan yıkık Ballapais Manastırı’na çıktık. Akdeniz’in mavisi, Girne’nin beyaz ve yeşiline karışırken senelerdir farklı ülkelerin sömürgesi olan bu adanın bölünmüşlüğünü konuştuk. Kim bilir belki önümüzdeki yıllarda savaşların ikiye böldüğü bu adayı aşkın bütünleştirdiğini de konuşuruz…