Neslihan Güzey

Toplumsal normlar bedeni düzenler. Davranışlarımız ve mimiklerimiz bizi tanımlayan etiketlerin birer ürünüdürler. Toplum, bireyden ‘normal’ davranmasını ister. Peki, nedir normal olan? Doğumdan ölüme kadar uymamız beklenen yaşam kalıplarıdır.  Peki, bu normlar, doğmuş olan her bireye uygun mudur? İnsan, toplumu yani her şeyi basitleştirmeyi sever. Kültürümüzdeki cinsiyet modelleri de oldukça basitleştirilmiştir. Ancak toplumsal cinsiyet -olması istendiği gibi- basit değildir. Dahası, biz doğmadan yaşamımız toplum ve devlet tarafından hazırlanmaktadır. Bu hazırlığın temel dinamiği biyolojik cinsiyetlerdir ve bunların içi toplumsal cinsiyet normları tarafından doldurulmaktadır. Kişinin cinsiyetini biyolojik bir tanımlama olarak sayarsak cinsiyetin hormonlar, genital organlar vb. ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Biyolojik cinsiyet bireylere cinsiyet rollerini ve toplumsal cinsiyet normlarını otomatik olarak verir. Biyolojik cinsiyet kişinin cinsel eğilimini ve cinsel kimliğini belirlemediği için kişiye sunulan bu rollerin kabulü her zaman gerçekleşmez. Cinsel eğilim ve cinsiyet bizim kendimizde var olan ve normlarla yok edilemeyecek olan kimliklerdir. Biyolojik cinsiyet kim olduğumuzun anatomik görüntüsünden başka bir şey değildir. Cinsiyet rolleri ise nasıl olmamız gerektiğiyle ilgili sosyal anlayıştır. Nasıl olmamız gerektiği ise ne olduğumuzla kavga halindedir.

Geleneksel cinsiyet modeline göre vücudunda penisi olan kişi erkek olarak tanımlanır ve ondan erkeksi davranışlar sergilemesi beklenir. Toplumun içinde var olacaksa ‘erkekliğin kalıbından’çıkmaması ve yaşamının her evresinde erkeklik görevlerini tamamlaması beklenir. Dişi olarak nitelendirilen ve vajina ile doğan kişi ise kadın olarak tanımlanır. Bu kişiden kadınsı davranması ve kadın olmanın kurallarına uyması beklenir. Erkek olarak doğan kişi kadın olarak doğan kişiyle flört eder ve kadının da erkekle flört etmesi istenir. Katı olan ahlak yasası budur ve tüm dünyada farklı yöntemlerle de olsa bu şekildedir. Ancak dünyada bu kalıba uymayan çok fazla sayıda insan mevcut… Heteroseksüel yaşantı kendi doğruluğunu ve gerçekliğini bu kalıba uymayan lezbiyen, biseksüel, trans-cinsel ve queer olarak kimliklenen bireyleri çemberin dışına iterek, aşağılayarak, yanlışlayarak, yok sayarak yeniden tanımlıyor. Kişiler, oldukları şey için utanarak-gizlenerek var oluyor. Başkaları tarafından karar verilen hayatlar yine bu kararlara uyulmadığından dolayı esirleştiriliyor ve bizler böyle bir atmosferde yaşıyoruz.

Toplumsal cinsiyet kalıplarını alt-üst eden ve görünür bir şekilde reddeden trans-cinsel bireyler, oldukları ve hissettikleri kimlikten dolayı en bariz dışlanmayla karşı karşıya kalanlardır.  Bugün vajinası olan erkekler ve penisi olan kadınlar her an dışlanma, aşağılanma, şiddet ve öldürülme tehlikesiyle yaşıyorlar. Antalya’da ağaca bağlanıp tecavüz edilen travestinin haberi medyada nasıl yer alıyor? “Defalarca tecavüz edildi!!!” Cinsel fantezisi tecavüz olan bir toplumun, yalnızca fantezi dünyası besleniyor yapılan haberin şekliyle! Bir yandan da, “oh olsun” nidaları yükseliyor. Bu tecavüzün insan hakları ihlali olduğunu söyleyen popüler bir gazete çıkmıyor Türkiye’de. Bir transeksüel-travesti öldürüldüğünde ya da eşcinsel bir birey babası tarafından öldürüldüğünde bu namus cinayeti olarak aktarılıyor. Hayatını bir erkekle geçiren başka bir erkek her an anlaşılma, ailesi tarafından reddedilme, işinden kovulma ve çeşitli ithamlarla aşağılanma tehlikesiyle yaşamaya çalışıyor.  Bir erkek karısını öldürdükten sonra “öldürdüm ama lezbiyendi” diyerek cinayeti meşrulaştırıyor. Medya da buna ortak oluyor; çünkü cinayet şiddet kültürünü besliyor. Hele de içinde fantezi nesnesi kadınlar varsa! Medya, faili meçhul cesedin tırnaklarının ojeli bir erkeğe ait olduğunu ve daha önce sabıkası bulunduğunu vurgulayarak  “su testisi su yolunda kırılır” demeye getiriyor. Defne Joy için de aynı şey söylenmişti. Heteroseksizmin kadın olana tavrı zaten arızalıyken, homofobi her zaman kadın olanın ve kadınsı olarak addedilenin aleyhine işliyor.  Kimliklerinden biri lezbiyen olan bir kadın ‘kadın yapılmak’ için tecavüze uğruyor. Hem de en yakınları tarafından. Böyle ikiyüzlü ahlak yasaları üretmiş toplumlar, inanın ki, hiç uzağımızda değiller. Hem de her gün, yanımızdalar. Peki, var olunan, hissedilen, ‘ben olunan’ şeyden dolayı hayat boyu bir panik halinde yaşanılabilir mi?  Türkiye’de hem Kürt, hem Alevi hem de trans-erkek olarak yaşayan bir bireyin Türkiye polisiyle, siviliyle ne kadar rahat olduğunu düşünebiliriz ki? Peki, Kıbrıs’ta farklı olan rahat yaşayabiliyor mu?

Kendi ülkemize, toplumumuza bakalım. Kıbrıs’ta toplumsal cinsiyet normları nasıl işliyor haberimiz var mı? İlkokul sıralarını hatırlayın. Ya da ben örnek vereyim. İlkokula giden akrabamın doğum gününde ‘efemine’ olarak tanımlanan bir erkek çocuğu başka bir kız çocuğu tarafından ‘top’ denilerek aşağılanmıştı. Akrabam ise bunu yalanlayıp “sakın üzülme sen erkek gibi bir erkeksin” diye teselli etmeye çalıştı. Üzüntüden hırsını alamayan erkek çocuğu ise ‘top’ lafını söyleyen kıza ‘o…bu’ diye  karşılık verdi. Kavgada ortaya çıkan yanlışlıkları anlayabilir misiniz? Kadınsı olmakla suçlanan ve dışlanmaya başlanmış erkek çocuğu, onu erkeksi olduğu yalanı ile avutmaya çalışan başka bir çocuk, erkek çocuğun bu durumu içselleştirip üzülmesi ve kabul görmeyen bir yakıştırmanın -fahişeliğin- hakaret olarak kullanması. Bu anlattığım örnek esasen çok ciddi sosyal sorunların doğurduğu bir durumdur. Erkekler ve kadınlar daha ilkokul sıralarında ‘normal kadın’ ve ‘normal erkek’ olmanın ne demek olduğuna dair fikir sahibi olurlar. Bu fikirler dar, yetersiz ve de birçok kişi için yanlıştır. Farklı olan, kadınlık ve erkeklik etiketlerine uymayan bireylerin bizim toplumumuzda nasıl aşağılanabileceğini hepimiz sosyal yaşamımızda görebiliriz. Biz de toplumsal cinsiyet kalıplarına katı kurallarla bağlıyız. Türkiye’deki birçok insana hayatı zehir eden keskin kurallardan bahsederken ve medyadan örnekler verirken aslında çok da farklı kafa yapılarına sahip olmadığımız görülebilir. Dahası “Doğaya aykırı cinsel ilişki” olarak tanımlanan erkek eşcinselliği hem suç, hem aykırı olarak nitelendiriliyor. Bizim gibi modern bir toplumda hem de! Sadece nitelendirilmekle de kalınmıyor; insanlar yargılanıyor bunun için. Yakın tarihimize baktığımızda nüfusumuza oranla eşcinsel cinayetlerinin hiç de az olmadığını görüyoruz. Bunlar için kimsenin sesi çıkmıyor. Hatırlanmıyor bile. Yaşanan cinayetin bir eşcinsel cinayeti olduğunu belki de sadece dedikodulardan öğrenebiliyoruz. Eşcinsel olduğu için öldürülen birey torbadaki çürük elma çünkü. Yazık deyip üzüldüğünde bile insanların kaçı gerçekten üzülüyor? İş yerlerinde ve evlerde eşcinsel olduğu için insanların arkasından neler deniliyor… Hem modern görünüp hem de dedikoducu ve heteroseksist toplum olmak böyle bir şey olmalı.

Erkek eşcinselliğini suç kapsamına sokan yasanın değişmesi söz konusu olunca hocalar fetva veriyor ülkemizde. Bu da boy boy gazetelerimizde yer alıyor. Birden, dindar bir toplum oluyoruz ve konu erkekliğin elden gitmesiyle açıklanıyor. Medyamız da dindar ve ahlakçı kesiliyor. Yalanlar üzerine kurulu… Farklılıkların gizlendiği, sokak dışına itildiği, yok sayıldığı adaletsiz bir sistemimiz var. Toplumsal mücadele için sokaklara çıkarken, dışlanılan insanların bu amaçlara inançla destek vermesi beklenebilir mi? Herkesin hakkını savunduğumuzdan emin olmamız gerekmez mi?

İnsan haklarına karşı bu “tecavüz” için empati talebi az mı acaba diye düşünüyorum. Yasalar tarafından kişi hak ve özgürlükleri korunmalı. Renginden, ırkından, inancından, cinsel kimliğinden ve cinsel eğiliminden dolayı kimse hakarete, tecavüze, toplum dışına itilmeye, hor görülmeye, şiddete ve yoksulluğa maruz kalmamalı.  Yüz kızartıcı suç esasen bireyi kendi hayatının içine esir almak ve itip kakalamaktır. Esas ahlaksızlık genel düşüncenin ve polis devletin bedenler üzerindeki hakimiyetidir. Bilen ve değişmek isteyen için durum böyledir. Bunu, mücadelenin içinde olan herkes söylüyor. 1 Mayıs’ta Türkiye’de büyük şehirlerde LGBT örgütler hem kendi hakları hem de tüm ezilen gruplar için meydanlara çıktı. Umut ediliyor. Eşit bir dünya için. Gizlenmemek için, özgürce yaşayabilmek için.

Gaile Dergisi, 22 Mayıs 2011.

About shortbusmovement

SHORTBUS MOVEMENT is a civil society initiative consists of Human Rights activists whose roles and positions change during each activity. SHORTBUS is a team of dedicated volunteer individuals who believe that all people are equal, irrespective of sexual orientation, gender identity, sex or any other status. The group’s center is located in northern part of Cyprus and they aimed to support all the individual or organizational activities of Lesbian, Gay, Bisexual, Trans and Intersex (LGBTI) people of Turkish Community of Cyprus.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s