Derviş Barbaros

Sinemada eşcinsellerin görünür oluşu sinemanın ilk yılları olan 1890’ların sonlarında gerçekleşir. Ancak, değişen değer yargıları ve toplumsal normlara bağlı olarak 1930’lu yılların ortalarında sinemada eşcinselliğin görünürlüğü yasaklanmış ve eşcinsellik, tema ve filmlerin içerisinde gizli kodlar olarak yer almıştır. Amerikan sinemasında eşcinsel karakterlerin görünür oluşu erkek eşcinsel karakterlerin varlığı ile başlamış ve kadın eşcinselliği konusu onlarca yıl sonra beyaz perdede işlenir olmuştur. Türk sinemasında ise tam tersi şekilde 1960’lı yıllarda kadın eşcinsel karakterler beyaz perdede yerini almış, erkek eşcinsel karakterlerin görünür oluşu ise 80’li yılların sonrasına kalmıştır. İlerleyen satırlarda eşcinsel karakterlerin sinemada nasıl göründüğünü detaylandıracağım.

Amerikan Sinemasında Eşcinselliğin İlk Görünür Oluşu

Eşcinsel erkek karakterler Amerikan sinemasının ilk yıllarından itibaren beyaz perdede yerlerini almışlardır. Bir Thomas Edison filmi olan ve yönetmenliğini William Dickson’ın üstlendiği “The Gay Brothers” (1895) filminde iki erkek birlikte vals yaparken üçüncü bir erkek de keman çalar. 1930’ların ortalarına gelinceye dek ise eşcinsel “kırıtık” erkek karakterler çoktan sinema perdesinin komedi unsurları olmuşlardır bile  (Davies, 2010). 1930’lu yılların ortasından sonra sinema endüstirisi bu karakterleri beyaz perdede görmek istemez. Eşcinsel karakterler bundan böyle 1980’lere kadar sadece ucuz komedi unsurları olarak filmlerde yer alabilmişlerdir (Müller, Movies of 90’s). Adını dönemin Posta Bakanı olan Will Hays’ten alan “Hays Yönetmeliği”, eşcinsel karakterleri filmlerde sonu yok edilmek olan bir senaryoya hapseder. “Rebel Without A Cause” (Asi Gençlik) filmindeki John “Plato” Crawford karakteri, bu kurbanlardan sadece biridir…

Lezbiyen kadın figürü ise Hollywood’dan önce Avrupa sinemasında görünür. 1920’lerin sonları ile 1930’ların başlarında lezbiyen kadın figürü beyazperdede yerini alır. İlk lezbiyen filmi Alman yapımı “Pandora’nın Kutusu” Avusturyalı yönetmen Georg Wilhelm Pabst tarafından çekilir. Georg, filmde Kontes Geschwitz’i öne çıkarırken filmin İngiliz ve Amerikan yapımları bu karakteri görmezden gelir (Davies, 2010). Daha sonra 1931 yılında aynı adlı romandan uyarlanan ve Leontine Sagan tarafından yönetilen “Mädchen in Uniform” (Üniformalı Kız) ana konu olarak lezbiyenliği temel alan ilk film olma özelliğini taşır.Filmde, öğrenci Manuela von Meinhardis’in öğretmeni Fräulein von Nordeck zur Nidden’e duyduğu ihtiraslı aşk anlatılmaktadır. Film Amerika’da da gösterime girmiştir. Morocco (1930), Queen Christina (1933) ve Caged (1950) gibi filmlerde lezbiyenlik gizli bir unsur olarak sunulmuş ve 1990’lara dek ana tema olarak filmlerde yer almamıştır. 1910’lu yılların sonlarında aktif sinema ile tanışan Türkiye’de ise eşcinsel karakterler 1960’lı yılların başlarında beyazperdede yerlerini alırlar.

Türk Sinemasında Eşcinselliğin İlk Görünür Oluşu

Türk sinemasında eşcinsel karakterlerin görünür oluşu Hollywood sinemasının aksine kadın eşcinsel karakterler ile başlamış ve erkek eşcinselliği sinemanın ilk dönemlerinde beyaz perdeye yansıtılmamıştır. Türk sinemasında eşcinsel karakterlerin yer aldığı ilk film “Ver Elini İstanbul” dur (1962). Filmde, ilk defa iki kadının (Mualla Kavur ve Leyla Sayar) öpüşmesi görülür (Aktaran, Öztek, 2007). Bunu, Atıf Yılmaz’ın 1963 yılında yönettiği “İki Gemi Yan Yana” izler. Filmde Suzan Avcı ile Sevda Nur’un dudak dudağa gelmesi ile izleyici romantik bir lezbiyen ilişkiye tanık olur (Özgüç, 2005, s. 148). Halit Refik’in 1965 yılında filme aldığı “Haremde Dört Kadın” ilk gerçek çağ filmi olma özelliği yanında baskı sonucu yaşanan lezbiyenliği beyazperdeye yansıtmayı başarmıştır. Filmde konağı çekip çeviren ve Sadık Paşa tarafından bu yönü ile takdir edilen Şevkidil Hanım bir diğer cariye Mihrengiz ile lezbiyen ilişki yaşamaktadır. Lezbiyen kadın portesi 1970’li yılların ortalarında sömürü aracı olarak seks komedi filmlerine malzeme olur.

Türk sinemasında erkek eşcinsel karakterlerin görünür oluşu 1980’li yılların sonunu bulur. Türk sinemasında erkek eşcinselliğini konu edinen ilk film Eser Zorlu’nun yönettiği “Acılar Paylaşılmaz” filmidir. Film bir baba ile eşcinsel oğlunun ilişkisi üzerine kuruludur. Sinema yazarı Agah Özgüç, 1980 yılında çekilen ve Bülent Ersoy’un cinsiyet değiştirmeden önce rol aldığı “Beddua” filminin konunun merkezinden çok uzak duran bir eşcinsel filmi olduğundan bahsetmektedir. Ancak film Bülent Ersoy’un müzikal yeteneği üzerine tasarlanmıştır. Bununla birlikte Bülent Ersoy çocuk yaşta tecavüze uğrayan ve aşık olduğu kadın ile aşk cinayetine kurban giden bir karakteri canlandırmaktadır. Filmdeki Bülent karakteri saç ve makyajıyla daha çok bir kadın gibi görünse de hikayede herhangi bir eşcinsel aşk yer almamaktadır. Türk sinemasında eşcinsel erkek karakerler daha sonra 1993 yılında “Gece Melek ve Bizim Çocuklar” filmi ile beyaz perdeye yansır. Filmde Hakan (Uzay Heparı) orta yaşlı bir iş adamına (Mehmet Teoman) aşıktır. 1996 yılında çekilen “İstanbul Kanatlarımın Altında” filmi de erkek eşcinselliği ile ilgili gizli kodlar taşıyan ve bu sebepten dolayı tartışmalara neden olan bir filmdir. Filmde IV. Murat’ın eşcinselliğine göndermeler yapılması devlet makamlarınca eleştirilmiştir (Dorsay, 1996). 1997 yılında ise, Ferzan Özpetek’in “Hamam” filminde izleyici açık açık İtalyan mimar Francesco ve Mehmet’in aşkına tanık olur.

Sonuç

Amerikan Bağımsız Sineması ve Avrupa Sineması, bağımsız filmler ve festivaller ile eşcinselliği görünür kılarken, Hollywood, 1993 yılında “Philadelphia”, 2005 yılında “Brokeback Mountain” ve 2008 yılında “Milk” gibi eşcinsel temalı filmlere aktör ve yönetmenleri takdir etmek için Oscar heykelciğini uzatmıştır. Türk sineması ise konuyu üzeri örtülü bir şekilde yansıtmaya (Filler ve Çimen, 2001) ve eşcinsel karakterleri komedi unsuru olarak göstermeye (Aşk Geliyorum Demez, 2009) devam etmektedir. “Philadelphia” ile “Brokeback Mountain”  filmleri eşcinsel erkeklerin yaşadığı toplumsal sorunları temel alırken, Türk izleyicisi hala daha “Aşk Geliyorum Demez” gibi filmlerde kahkaha dozunu artırıcı unsur olarak, sadece erkek cinsel organı ile ilgilenen ve komik kadınsı tavırlar sergileyen eşcinsel karakterler ile yanlış yönlendirilmektedir. “Hamam” filmini çektikten sonra Türkiye’de birçok engel ile karşılaşan Ferzan Özpetek ise konunun ciddi olarak ele alındığı zaman sert tepki ile karşılaşıldığının en temel örneğidir. Sonuç olarak, “Kraliçe Fabrikada” (2008) gibi eşcinselliği temel alan yapımlar Türkiye’da hâlâ Kültür Bakanlığı’nın sansürüne maruz kalmakta ve yapımcılar firma bulmakta güçlükler yaşamaktadırlar.

About shortbusmovement

SHORTBUS MOVEMENT is a civil society initiative consists of Human Rights activists whose roles and positions change during each activity. SHORTBUS is a team of dedicated volunteer individuals who believe that all people are equal, irrespective of sexual orientation, gender identity, sex or any other status. The group’s center is located in northern part of Cyprus and they aimed to support all the individual or organizational activities of Lesbian, Gay, Bisexual, Trans and Intersex (LGBTI) people of Turkish Community of Cyprus.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s