Ilgın Yörükoğlu

Birine aşık olduğunuzda ne olur? Ne hisseder, ne düşünür, ne planlarsınız? Hayal kurar mısınız mesela ve ne kadar etkiler o kişinin kim olduğu, hayallerinizin gerçek olabileceğine inanma ihtimalinizi? Sizin etnik ya da dini kimliğinize sahip biri değilse örneğin, birlikte olduğunuz kişi, sizin bulunduğunuz sosyal statüye yabancı biriyse ya da, ailenizin “onayhlamayacağı” biriyse, şans bu ya, “davul bile dengi dengine çalarken” siz kalkmış “olmayacak işe amin demişseniz”… Ne kadar dayanabilir hayalleriniz, hayatınızı birebir etkileyen, elle tutulur, acısı hissedilir, yeniden üretilir ve gündelik yaşamımızda yer etmiş deyimlerimize, atasözlerimize? Ne kadar güzel, ne kadar yaşanılası olabilir bir hayat, hayal kurma yetinizi, kendi hayallerinize inanma yetisini kaybetmişseniz?

Şimdi bir de düşünün ki, bir kadın, herhangi bir kadın, aşık olduğunu söylediğinde, aşık olunan kişinin etnik, dini kimliği, sınıfı, statüsü, eğitimi, “kimlerden” olduğu, nereli olduğu, hangi takımı tuttuğu vesaire bilinmezken, hakkında soru sormaya gerek dahi duyulmayan sıfatı, ismi, niteliği, sevilen kişinin cinsel kimliği değil de nedir? Kaç heteroseksüel açıklamaya gerek duyar heteroseksüelliğini? Kaç heteroseksüele sorarız “ne zamandan beri” heteroseksüel olduğunu, ya da “geçmişinde kötü bir deneyim yaşayıp yaşamadığını?” Kaç magazin haberi düşünebilirsiniz “bilmem kim, heteroseksüel olduğunu açıkladı”, hatta daha fenası, “itiraf etti” başlığıyla verilen? Kaç şarkı bilirsiniz, kaç şiir, kaç hayal ki iki kadının ya da iki erkeğin, bırakın aşk dışı ilişkinin meşruluğunu, aşkını anlatan?

Her şeyden önce anlamamız gereken, bahsettiğim bu deneyimler, bireysel anlatımların ve birbirinden bağımsız tecrübelerin ötesine geçmektedir. Heteroseksüellik, -başlı başına bir kurum olarak ele alınabilir- aile, eğitim, askeri kurumlar, din, ekonomik ve siyasi yapılar, hukuk, dil, kitle iletişim araçları ve sağlık sektörü gibi toplumsal yapılarla dirsek temasından da öte sıkı fıkı bir ilişki içerisindedir. Dilimize işlemiş, çoğumuzu rahatsız etmeyen, hatta farkına bile varmadığımız, içine doğup büyüdüğümüz bir yapı bu -birini aşağılamak için kullanılan-. Örneğin cinsel kimliği referans gösteren sözcükleri düşünün. Siyasetin “erkek” dilini düşünün, 8 Mart’larda “baş tacı edilen” kadınlardan bahseden ve bu bahisle yerinde sayan. Yargı sistemimizin, eşcinsel ilişki teklifini “hafifletici sebepten” sayabildiği durumları getirin aklınıza. Adrienne Rich (1994), bu heteroseksüellik kapanına sıkışmışlığı “zorunlu heteroseksüellik” (compulsory heterosexuality) ile ilgili çalışmasında anlatır. Zorunlu heteroseksüellik, heteroseksüelliği “varsayılan” (default) cinsellik olarak lanse eder. Buna göre, kadın ve erkek olarak iki cins vardır, bunlar kesin hatlarla birbirinden ayrılmıştır ve cinsel ve duygusal çekim, bu iki zıt cins arasında olur. Normal ve evrensel olan -yani her zaman, her yerde olmuş ve olacak olan- bu cinselliktir. Bu anlayış, Rich’e göre, yalnızca heteronormatif cinselliğin sınırları dışında yaşayanlara değil (erkek-kadın ikiliğini ve bu zıt cinsel kimliklere biçilmiş -atfedilmiş- özellikleri de yeniden üretmesiyle) kadınlara da eşitsiz ve haksız uygulamalar yapılmasına sebebiyet verir. Bir başka deyişle, kurumsallaştırılmış heteroseksüellik, sadece erkek-kadın düalitesi konusunda bilinçli bir şekilde yanlış ve eksik bilgilendirme anlamına gelmez; bu yanlış ve eksik bilgilendirme yanında, toplumsal rollerin sorgulanmasına engel olur ve örneklerini verdiğim toplumsal yapıların, sebep oldukları eşitsizlikler göz önüne alınmaksızın, yeniden üretilmesini sağlar. Ve tabi, bütün bu kesinlikler, katılıklar, birilerinin çizdiği ve bize benimsettiği ve aslında farkına bile varmadığımız, üzerinde düşünmediğimiz sınırların dışında, bu sınırları aşmakla suçladığımız insanlar var. Hep varlar. Ve hep var, homofobi.

Nedir peki homofobi?[1] Olasılıkları, “beden” dediğimiz o lütufa bahşedilmiş olan, ortadan kaldırmaya, hiç değilse, bu olasılıkları yok saymaya, görmezden gelmeye, dahası, dünyaya kapattığımız bu gözlerin yarattığı ve her gün, her an, her şarkıda, her şiirde, filmde, dost meclisinde, nikah töreninde, düğünde, cenazede tekrarlanabilecek, yeniden üretilebilecek dışlanmışlığı besleyen bir araçtır homofobi. Abarttım mı? Berlin’de, eğitimli bir ailenin en küçük kızı olarak dünyaya gelmiş Su’nun[2] babası, kızının cinsel yönelimini üçüncü kişilerden duydu bundan birkaç yıl önce. Su, “o melun günden beri!” yani yıllardır (tekrar ediyorum, yıllardır), babasının gözlerine bakarak konuşamıyor. Eğer kişinin bir bedende, bir beden olarak yerini bulması, psikanalizin iddia ettiği gibi, kişinin aile ve hatta toplum içindeki konumu -konumlan(dırıl)ması- açısından çok önemliyse; eğer cinsiyet, cinsiyet’le alakalandırılmış eylemlerimizle, kimliklerimiz ve benimsemelerimizle birlikte, bizim kim olduğumuzu belirleyen faktörlerdense, bu eylemlerin ve benimsediğimiz, kendimizi ifade edebildiğimiz kimliklerin reddi, varlığımızın da reddi olmaz mı? Varlığın bir parçasını reddedip, kalan kısımlarını nasıl bağrına basabilir insan? Su’nun, babasının gözlerine yıllardır bakmadan konuşması, karşıdan onay almamış bir varlığın, her şeye rağmen konuşuyor olması, ama işte, konuşmasına rağmen varlığının reddinin devam etmesi…

Kadın-erkek düalitesinin neden yanlış ve eksik bilgiye dayandığı aslında çok ilginç bir konu. Sigmund Freud’un bahsettiği ve kadınlık-erkeklik arasında tercihe zorunlu kılan gelişimsel aşama hakkında konuşulabilir örneğin; ya da Kinsek Cetveli (Kinsek Scale) olarak bilinen ve Alfred Kinsey’in heteroseksüellik ve eşcinsellik arasında gidip gelmelerin, “aradakilerin” olabileceğini, insan cinselliğinin sadece düalitelerle açıklanamayacağını gösterdiği çalışmasına atıfta bulunulabilir. Judith Butler ve takipçilerine bakılabilir; ya da bu çalışmalar sadece toplumsal cinsellik kavramının değil, biyolojik cinselliğin dahi ister istemez yine toplum tarafından şekillenmiş bilimsel açıklamalar ışığında kategorilere ayrıldığı savından yola çıkar. Ama gerçekten önemli bu konuya ve çalışmalara belki başka bir yerde ayrıntılarıyla değinmek üzere, ben sizi şimdilik daha “somut” bir yere götürmek istiyorum.  Yer, Berlin. Üç çocuk annesi Zeynep ile kendi evinde konuşuyorum. Soğuk bir Kasım günü. Baskı altında yaşadığı gençliğinden bahsediyor, kendinden 3 yaş büyük bir Alman kadınla yıllar, yıllar önce, hayatına evlilikleri, çocukları, aile içi şiddet, intihar girişimi ve iş hayatı girmeden önceki dönemi konuşuyoruz ve baskıcı ailesine rağmen ilk tecrübesini yaşadığı kadınla irtibatı nasıl devam ettirebildiğini anlatıyor. “Onun oturduğu yerle benim oturduğum, kaldığım yer arasında 30-40 km falan var, fazla uzak bir mesafe de değil… Arabası da vardı… Yani şey bile yapıyordu ara sıra. Telefon açıyordu eve, oradan geçiyorum, aşağı in, ne olursun 5 dakika görüşelim” diyordu. “O çok mu aşık olmuş yani?” diye soruyorum. “O çok aşık olmuştu evet. İyi ki de olmuştu ama! Ben bu arada kendi kendime izin vermiyorum, çok hoşlanıyordum, çok değişik şeyler yaşadım onunla ama buna rağmen izin yoktu; aşık olursam kim bilir ne olur! Zaten bütün dünyam sarsılmış, sözlemişler beni bu arada, aşık olursam kim bilir, ne olur? Çok şey düşünüyordum, aileyi terk etmem lazım, kaçmam lazım yani, nereye, nasıl? Kaçarsam beni bulurlar mı veyahut ailesiz yaşayabilir miyim? derken…  Son çare olarak intihar etmeye kalkıştım, beni buldular. Gizli saklı hastaneye götürdüler ki, gecenin bir yarısı götürdüler öğleden sonra buldukları halde, kimse görmesin diye.” Öyle bir hayat düşünün ki, intiharın sebebi bile konuşulmuyor, alına sürülen bir leke olmasın diye. O ilk tecrübe, aşka izin olmadığı, hayali bile kurulamadığı için öylece kalıyor mazide bir yerlerde. “Ama aşk yok!” diyor Zeynep, daha sonra, bir erkekle yaptığı evliliğinden bahsederken. “Bu arada, cinsellikten nefret ediyorum ben. Nasıl yapacağım da kaçabileceğim ondan, onun arayışındayım ben. Ah… Hamile kaldım… İlk oğlum. İstedim ben, çocuk istedim.” Nedenini merak ediyorum, aşık olmadığı bir adamdan neden çocuk ister bir kadın da, belki de, her şeyi daha zor duruma sokar? “Neden? Bilmiyorum” diyor Zeynep. Biliyor aslında: “Sevilmek istedim. Galiba buydu.”

Zeynep hakikaten sevilen bir kadın, bu, konuşmasına, evine, esprilerine yansıyor. Kendisi gibi Türkiye kökenli sevgilisiyle paylaştığı evde misafir ediyor, ziyaretlerine gelen anne-babasını. Onca acıyı arkasında bırakmış, ailesini affetmiş ve gülümseyen bir kadın var karşımda. Ailesi de, çifti, yıllar önce arkada bıraktıkları ve daha sonra geri göç ettikleri köylerinde ağırlamış, Zeynep’in sevgilisine kuzular kesilmiş, anne-babanın yatak odası Zeynep’lere verilmiş. Annesini taklit ediyor bana, hatta arada gülme krizlerine girerek… Annem soruyor: “Nasılsın?” ve şey diyor “bah kızım, o kadına eziyet yapma, kötülük yapma, başkasını bulur kaçar.” Düşünebiliyor musunuz, köylü kadın… “Anne, benden iyisini mi bulmak” diyorum. “Öyle deme kızım” diyor.

Bu, mutlu son’la biten bir hikaye. Her hikaye böyle bitmediği gibi, bu hikaye de mutlu sona ulaşana kadar çok gözyaşı, çok acı, hatta kan gördü. Şaka değil bunlar, yalan ya da abartı değil. Adına homofobi dediğimiz tutum ve davranışlar gerçek ve çok, çok acıtıyor. Peki, ne yapacağız? Cinsel eğilimi “itiraf” etmek, “açılmak”, kimliği benimsemek ve onunla gurur duymak yeterli mi? Bu “açılma” herkesin harcı mı üstelik? Herkes tek başına ayakta kalabilir mi, buna duygusal, ekonomik, kültürel kapitali yeter mi herkesin? “Şimdi, ne yapacağız?” sorusuna cevaben, özellikle kendi ülkemizi düşündüğümde aklıma gelen bazı noktalardan, naçizane, bahsetmek isterim:

1- Homofobi görünür kılınmalı

Görünür olma çabası içindeydi “queer hareket”, hâlâ da bu çaba önem arz ediyor; çünkü eşcinselliğin tek bir yüzü, tek bir görünümü, tek bir pratiği olmadığı, kendi içinde elbette farklılıklar sergilediği, ancak görünür olmakla açığa çıkar ve fark edilir.  Ancak, görünür kılınması gereken sadece LGBTQ[3]bireyler değil, homofobinin kendisidir de; çünkü nasıl ki LGBTQ bireyler komşunuz, kasabınız, bakkalınız, sunucunuz, şarkıcınız, televizyon tamirciniz, belediye başkanınız olabilirse, homofobi de, bir önceki maddede söylediğim gibi, aslında her yerde. Heteroseksist yapı, belki farklı şiddet derecelerinde gösteriyor kendini, ama bir reaksiyon diğerinin tetikleyicisi, göz yumanı, meşrulaştırıcısı olabilir. “Onlar da insan” da bir cevaptır, “ya senin çocuğunun da başına gelirse” de… Bunlar ilk bakışta sempatik görünen yanıtlar olabilir, ama eşcinselliği bir “sorun” olarak görmeye ve göstermeye devam eden yanıtlardır. Elbette evden atılmaktan, evden atılmaktan korkmaktan, alında leke olması durumdan, damga yemekten, reddedilmekten ya da görmezden gelinmekten, yok sayılmaktan, kelimenin tam anlamıyla yok olmaktan… ehven görülebilir bu tavır. Ancak yine de LGBTQ bireylerin belli biçimlerde,  hayat tarzlarının tasarlanmasında ve resmedilmesinde rol oynar bu sözü edilen tavırlar ve böylelikle ancak o imajla haklarından bahsedilir LGBTQ bireylerin. “Ben homofobik değilim; ama sanki tek sorunumuz bu kaldı” gibi bir tavırla da çok karşılaşılır. Oysa bu tutum, kendi homofobisini de çekilen acılarla birlikte görmezden gelen ve ancak kendi acısını acı, kendi haklarını elzem görenlerin tutumu olabilir ancak. Hakların hiyerarşisi olmaz, tıpkı, yaşın, ölümün, ezilmenin, acının ve karşı çıkmanın da hiyerarşisinin olmadığı gibi aslında.

2- Yasalar, sendikalar, üniversiteler

Ülkede halen yürürlükte bulunan, eşcinsel ilişkileri “doğaya aykırı münasebet” olarak tanımlayıp suç sayarak (üstelik sadece erkek cinselliğini kaale alarak) erkek eşcinsel ilişkisine 5 yıla kadar hapis cezası öngören Fasıl 154 Ceza Yasası, acilen değiştirilmeli. Devlet, LGBTQ bireylerin insan haklarını sınırlama suçuna son vermeli. Bunun yanında, tüm sendikalarda LGBTQ komisyonları oluşturulması gündeme getirilmelidir. Çalışma alanlarında LGBTQ hakları sendikalarca tanınmalıdır. Böylece bu tavır, sadece yasalar ve haklar çerçevesinde değil, sendika üyesi olan olmayan LGBTQ emekçilerin özgüvenini ve sendikalarına saygılarını perçinleyecek bir adım olacaktır. Üniversitelere de büyük görevler düşmektedir. Çok övündüğümüz üniversitelerimiz,  toplumumuzu ilgilendiren ve gündelik yaşamda birebir hissettiğimiz pek çok sorunun tartışılabileceği sosyal bilimler alanına daha çok eğilmeli, toplumsal cinsiyet konulu araştırmalara, konferanslara ve sunumlara daha çok yönelmelidirler.

3- Reaksiyoner olma yerine, aksiyoner olma

Son olarak, kurban kimliğinin çok da içselleştirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Daha başka bir deyişle, haklı olarak yakınılan ve ne yazık ki normalleştirilmiş dışlanmışlık, kimliğin kendisi haline gelmemeli. Şöyle anlatayım: Homofobi, zavallı bir eylem ve düşünce biçimidir, zavallı olmasının sebeplerinden biri reaksiyoner olmasıdır -kendi başına bir anlam ifade etmez, ancak bir şeye (yani, eşcinselliğe) karşıtlığı ile bir anlam ve güç kazanır. Aynı şekilde travesti ve transseksüellere karşı, sırf bu cinsel kimliklerinden ötürü duyulan nefreti ya da ayrımcılıkla bağdaşan eylemleri anlatan transfobi de öyle. Ayrımcılığa uğrayan bu kişiler ve bu kişileri destekleyen organizasyonlar, her ne olursa olsun, dışlanmışlık kimliğini sanki tek karakterleriymiş gibi sunmamalı, bunu içselleştirmemelidirler; çünkü bu içselleştirme, grupları o dışlanmışlık köşesine mahkum edebilir ve sahip oldukları potansiyeli hayatlarına taşıyamamalarına sebep olabilir. Daha basit bir anlatımla, nasıl ki tek bir yüzü, tek bir şekli şemaili yoksa LGBT bireylerin, nasıl ki tek kimlikleri cinsel yönelimlerinden kaynaklanan kimlikleri değilse, tek özellikleri de sadece bu sebeple yaşadıkları haksız ve çirkin dışlanmışlıklar değildir. Bu bireylerin, tıpkı herhangi bir heteroseksüel gibi, başka pek çok potansiyelleri, özellikleri, güzellikleri vardır ve yaşayıp durdukları haksızlığın bu güzelliklerin önüne geçmesine engel olunması gerekmektedir.

Kaynak

Rich, Adrienne. “Compulsory heterosexuality and Lesbian Existence” Blood, Bread, and Poetry. Norton Paperback: New York 1994.

 

Gaile Dergisi, 22 Mayıs 2011.


[1] Yazı boyunca transfobinin de akılda tutulmasını rica edeceğim. Ülkeyi terke zorlanan, acı çeken, belirli meslek gruplarına itilen, sırası geldiğinde ancak belirli bir imaj dahilinde resmedilenler sadece lezbiyen, gey, biseksüeller değil, travesti ve transseksüel bireylerdir.

[2] Röportaj yapılan kişilerin özel hayatlarının gizliliği sebebiyle, yazıda takma isimler kullanılmıştır.

[3] Lesbian, gay, bisexual, transgender, queer.

About shortbusmovement

SHORTBUS MOVEMENT is a civil society initiative consists of Human Rights activists whose roles and positions change during each activity. SHORTBUS is a team of dedicated volunteer individuals who believe that all people are equal, irrespective of sexual orientation, gender identity, sex or any other status. The group’s center is located in northern part of Cyprus and they aimed to support all the individual or organizational activities of Lesbian, Gay, Bisexual, Trans and Intersex (LGBTI) people of Turkish Community of Cyprus.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s